Her sabah olduğu gibi yine 07:30'da çalmaya başladı çalar saatin alarmı. Bu kez farklıydı sanki... Bu sabahın, diğerlerinden bir farkı var dercesine ötüyordu alarm ya da biz isteklerimize göre değerlendiriyorduk her şeyi.
Ayaklarını sürüyerek kalktı yataktan. Her sabah olduğu gibi tuvalete gitmeden önce mutfağa gidip su ısıtıcısını çalıştırdı, böylece döndüğünde kahvesi hazır sayılacaktı. Durdu. Yağmur yağıyordu dışarıda, karşıdaki apartmanın merdivenine bir kedi sinmişti yağmur dinsin diye bekliyordu besbelli. "Zavallı" dedi, "bir beton yığınından medet umuyor ve taş kalpli insanlardan." Köşedeki seyyar şemsiye satıcısına da ekmek parası çıkmıştı işte mutlu görünüyordu halinden, bereket yağıyordu ne de olsa. Buzdolabına yöneldi. Gözü magnetle bir ucundan tutturulmuş fotoğrafa takıldı, aslında pek umursamaması lazımdı. Altı aydır, her gün oradaydı o fotoğraf, Kemal asmıştı her sabaha mutlu uyansın diye. Sahi mutlu mu uyanıyordu her sabaha? Kemalle gittikleri bir yemek sırasında çekilmişti bu fotoğraf. Aile arasında küçük bir nişan sonrasında, kutlamak için sahil kenarında gittikleri bir restoranda. İkisi de gülümsüyor, yüzükleri fark edilsin diye el sallıyorlar fotoğrafçıya ve o an, ölümsüzleşiyor.
Ölümsüzlük? Neydi ölümsüzlük, sonsuza kadar yaşamak mı yoksa öyle şeyleri sığdırmış olmak ki hayata öldükten sonra bile güzel hatırlanmak mı? Sadece hatırlanmak mı isterdi peki insan, hatırlanmasa sevilmiyor mu demekti? Aslında öyle olmaması gerekiyordu. Çok sevdiği dedesi vefat edeli yıllar geçmişti, her gün anmıyordu sonuçta ama bu onu sevmediği anlamına gelmiyordu.
"Off" dedi, sinek kovalar gibi bir el hareketiyle, "Şimdi bunları düşünmenin zamanı mı sanki, geç kalacağım işe yine." İş? Severek, isteyerek mi gidiyordu. Yok canım, ne gezer. Her üniversite mezunu gibi bitirdiği bölümde yıllarca iş aramış, sonra alakasız bir şirkette işe girmişti. Hayatının aşkıyla -kendinden başka herkesin deyimiyle öyleydi- orada karşılaşmış, iki ay sonra nişan yapmışlardı. Bu hıza ne gerek vardı? Kemal öyle istemişti. "Seni geç buldum, kaybetmek istemiyorum gibi" beylik cümlelerle başlamıştı konuşmaya, evlilik hayalleri, balayı planları hepsini yapmıştı. Tek eksiği evlilik teklifinin kabul edilmesiydi. Oda çaresiz kabul etmişti. Sanki zamanla hisleri değişecekti... Hayır, hayır. Değişmeyeceğini gayet iyi kendisi de biliyordu. İçinde bulunduğu durum, büyük bir kandırmacaydı.
Evlenmeyecekti onunla, biliyordu. Ailesinin mutluluğunu, Kemal'in gözlerinde ki ışıltıyı düşündükçe ertelemişti ayrılık konuşmasını. Oysa onları düşünerek, kendini istemediği bir yaşama sürüklemesi ne derece doğruydu? Sevmediği bir adamla bir ömür, nasıl geçerdi? Geçmezdi...
Aldı fotoğrafı buzdolabının üzerinden, çöp tenekesine ilerledi. Yırttı, attı. Yağmur devam ediyordu hızlanmıştı sanki, daha çabuk temizlemek istercesine sokakları, caddeleri, bu kenti.
Telefonuna baktı çoktan sekizi geçmişti saat. Kemal'in eksik etmediği günlük günaydın mesajı da gelmişti. Önce sessize aldı, sonra fikrini değiştirip kapattı telefonu. Kapının kilidini kontrol edip, yattı yatağına.
Yorganı çekince başına kadar, sanki uzaklaşacaktı istemediği bu hayattan. Yatağı biraz soğumuştu ama olsun, ısınırdı er geç ne de olsa, hayata artık tutunmak lazımdı...
0 yorum:
Yorum Gönder